Felsefe
Gerçek

Gerçek

Herkesin “bildiği” bir şey gerçek. Hatta o kadar çok biliyorlar ki bazen şaşırıyorum, gerçeği bildikleri halde neden bu durumdalar diye.

Siyasi partilerin hepsi, ülkeyi kendisinin daha iyi yöneteceğini iddia ederek oy ister halktan. İdeolojiler, insanları daha mutlu ve huzurlu bir düzende yaşatmayı amaçlar. Dinlerin hepsi insanın cennete girmesini ister. Muhafazakarlar sabitliğin, devrimciler değişimin, modernler otoritenin, post-modernler serbestliğin insanlığın doğal düzeni olduğunu savunur..

Peki bu insanların hangisi haklı?

Herkes kendi ile aynı düşünen insanın haklı olduğunu söyleyecektir doğal olarak. Evrimsel süreçte beynimizin geldiği nokta bizi bu şekilde hayatta tutmaya çalışır. Grubun söylediğinin dışına çıkılmazsa gruptan da dışlanma ihtimali düşer. Grup, bireyden güçlü olduğu için hayatta kalma şansı nispeten fazladır.

True / Truth

Yazının görseli aslında her şeyi özetliyor. Bu başlık altında biraz daha açayım.

2 boyutlu bir evren düşünün. Kolaylık olması açısından gölgeler evrenini düşünebilirsiniz. Buradaki insanların derinlik algısı yok. Yani küre diye bir cisimden haberdar değiller, bunu kavrayamıyorlar. Bir şeyin derinliğinin olması ne demek, bu bilgi onlarda yok çünkü. Bunun için onları suçlayamayız değil mi?

Biz 2 boyutlu evreni tamamıyla kavrayabiliyoruz çünkü bir üst boyutta bizim gerçekliğimiz. Bir alt boyutu kapsadığımız için de kendisine hakimiz.

Boyutlar Arası Geçiş

Şimdi bu evrene 3 boyutlu dünyadan bir küre soktuğumuzu hayal edelim. Yandaki şekildeki gibi. İki boyutlu evrendeki insanlar, bir üst boyuttaki bu kürenin farkında değiller. Peki bunu nasıl algılayacaklar?

Şekilde de görüldüğü gibi, küre, iki boyutlu evrenin içinden geçerken her zaman sadece bir daire olarak kesişecek. Yani o evrendeki şekli, önce bir noktadan büyüyen, sonra da küçülüp, bir nokta olup kaybolan bir daire olacak. Peki bu insancıklar daireyi görebilecekler mi? Aslında hayır ama buna daha sonra geleceğim. İlk bakışta -anlık olarak- bu dairenin de oradaki insanlar tarafından bir çizgi olarak görüldüğünü anlamamız zor değil.

  • Dünyamızın en başta bizim için “düz” olması ve güneşle ayın etrafımızda döndüğünü sanmamız,
  • Binlerce yıl önce (evet, galile ve kepler’den de binlerce yıl önce) “yuvarlak” olduğunun anlaşılması ve bizim güneş etrafında eliptik bir yörünge çizdiğimizi fark etmemiz
  • Ve en sonunda Einstein sayesinde, aslında tüm gök cismi hareketlerinin bir üst boyutta “düz bir çizgi” olduğunu kavrayabilmemiz gibi. (Buna girmeyebilirim bu yazıda, güneşle aramızda dümdüz hareket eden bir cismin dünyamızdaki gölgesinin daireselliğini düşünün)

Tabii bazılarınız hemen şunu diyebilir: “e o daireleri birleştirerek küre olduğunu anlarlar!!11!”. Yazının ilk satırı siz über zekiler için yazıldı zaten. Sizin bu yazıyı okumanıza bile gerek yok. Siz sadece sol taraftaki 4 boyutlu hiperkübe bakarak bir üstteki boyutla meşgul edin o güzel beyninizi. Bir üst boyutu algılamak nasıl bir şey, bize anlatırsınız sonra. Tabii Einstein bunun temellerini ortaya koyduktan sonra kavranması güç bir kavram olmaktan çıktı, zaten bu yazı da bizden önceki devlerin omuzlarından bakabildiğimiz için şu an vücut bulabiliyor.

Konumuza dönelim.

Göz Var İzan Var

Bizde 3. boyut (derinlik) algısını oluşturan şey 2 adet göze sahip olmamız. Gözlerinizi sırayla açıp kapatırsanız yakındaki nesnelerin uzaktakilere göre daha fazla hareket ettiğini göreceksiniz. Bu bir tür parallax etkisi. Yazının ana GIF’inde de bu etkiyi görebilirsiniz.

Ultra mucizevi beynimiz, iki gözden aldığı bu iki farklı veriyi Öklid geometrisi ile hızlıca işleyerek, nesnelerin uzaklığını/derinliğini bilmemizi sağlıyor. Eğer tek bir göze sahip olsaydık görüşümüz iki boyutlu olacaktı. Bunu, elinize aldığınız iki kalemi, tek gözünüz kapalı ve sonrasında iki gözünüz de açık bir şekilde, gövdenizden uzak bir yerde uç uca değdirmeye çalışarak test edebilirsiniz. Yani, ikinci bir göze sahip olmamız izan kapasitemizi arttırıyor.

Merak etmeyin, gerçek konusuna geliyorum. Ama önce çok sevdiğim bir filmin en sevdiğim sahnesini izlemenizi istiyorum. Anlatmak istediğim şeyi çok güzel özetliyor:

I Origins

Sanırım şimdi Budizm’deki “3. göz” tabiri daha anlamlı gelmeye başlamıştır 🙂

Solucanların Göremediği Işık

Film kesitini izlediyseniz anlamışsınızdır. Kendisini evrenin hakimi gören insan, nasıl ki hakikat konusunda bir diğer insanı ikna edemiyor, aynı fikre sahip bir diğer insanla ise konuştukça haklı/haksız olarak bölünüyorsa, solucanlar da aynı şekilde, göremedikleri ışık hakkında saatlerce tartışabilir.

Siyasi, ideolojik, felsefi konular keyiflidir, tartışması insana zevk verebilir. Ancak ne kadar tartışılırsa tartışılsın, herkes gerçeğin, yalnızca kendi evrenindeki izdüşümüne bakabileceği için bir sonuca bağlanmaması muhtemeldir.

Ama bazen bir taraf öteki tarafı haklı buluyor?

Harold Joachim bu gerçeklik konusunu tutarlılık üzerinden ele alıyor. Yani gerçeğe en yakın tez, anti-tezine karşı nispeten daha tutarlı olmak zorundadır. Ha tabii, herkes kendince tutarlıdır. Kimse ben tutarsızım itirafında bulunamaz kolay kolay. Louis Brandeis’e göre ortada bir tartışma varsa birinin bilgi eksikliği vardır. Ben bunu bir tık ileri götürmek istiyorum. Bana göre ortada bir tartışma varsa, iki taraf da ne kadar cahil olduğunun farkında değildir. Bunu biraz açalım:

  • İnsanların hepsinin art niyetli ve güç zehirlenmesine meyilli olduğunu söyleyen kişinin aynı zamanda içlerinden birine güç vermek istemesi, kısaca demokrasi, tutarsızdır. Kadınları hayatının merkezinde tutmadığını söyleyip on cümleden sekizinde kadınlardan bahseden erkek, evet bildiniz, tutarsızdır. Bir dine inandığını söyleyip en temel gerekliliklerini yerine getirmeyen dindar, tutarsızdır. Torpil çok arttı diye şikayet edip CV’sine nasıl iş yaptığını bilmeyen “referans”ları yazan kişi, tutarsızdır. Fikir özgürlüğü diye atıp tutan, ama fikrinden dolayı birilerinin ceza alması gerektiğini savunan kişi, tutarsızdır. Yaşadığı hayattan şikayet eden ancak en ufak bir şeyini bile değiştirmeyen kişi, tutarsızdır.

“Ya ama değişen şartlar, konjonktür bik bik..” İnsan değişmez. Bu yüzden bu sitede yazdığım, bazısı bin yıllık olan hikayeler hala geçerliliklerini koruyor.

Gerçeğin Yörüngesinde

Hepsi olayları kendi bakış açısıyla ve sizinkine benzer bir zeka düzeyiyle yorumluyor. Bir üst boyuttaki gerçekliğin zaman mevhumu sınırları içerisinde bizi farklı doğrulara savurması gayet olağan. Kuantumun temellerinden birisini oluşturan elektronların dolanıklığı mevzuu geçtiğimiz günlerde kanıtlandı. Medyada, “ışık hızından daha hızlı hareket eden nesneler, ‘ışıktan hızlı hareket edilemez’ diyen Einstein’ı haksız çıkardı “gibi haberler saçıldı. Oysa Einstein haksız değildi. Yalnızca teorisinde kendisinin de ön görebildiği bir eksik vardı. Gerçeğin ona düşen gölge doğrusu sınırlıydı. Çünkü bu hareket bizim boyutumuzda gerçekleşmiyordu. Detaylarını merak edene anlatırım.

Buradan tasavvufa bağlamayı isterdim ancak yazı çok uzadı. Belki başka bir yazıda, belki sesli bir muhabbette bu konudan bahsederim. Konunun en başına dönmek istiyorum. Gerçekliği kavramak.

İnsan sürekli yeni bilgiler edinen, bu bilgiyle de kendisini değiştiren bir yaratık. Kelime anlamı “unutan”. Bunu illa olumsuz algılamaya gerek yok. İnsanın yaşadığı devinimleri ifade eden bir sözcük bu. Bunu Heraklitos bunu, “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın. Çünkü ne nehir aynı nehirdir, ne de sen eski sensin.” şeklinde özetliyor. Bu unutkanlık, bu değişim veya akış, kafamda hep aynı görseli canlandırıyor. Gerçeğin etrafında, ona yaklaşamadan dönüp durduğumuz, bir yaklaşıp bir uzaklaştığımız, sürekli ilerlediğimiz ve en sonunda yine başa döndüğümüz.. Tanıdık geldi mi? Ben buna gerçeğin yörüngesinde dönmek diyorum:

What is reality?
Obviously no one can say.
Because it isn’t words.
It isn’t material, that’s just an idea.

Reality is..

..The point cannot be explained in words.

Alan Watts